Bugün bu ülkede yaşamak, yalnızca ekonomik bir mücadele değildir; aynı zamanda ahlaki, vicdani ve insani bir sınavdır. Nereden tutsan dökülen bir düzenin içinde, insanlar artık “nasıl daha iyi yaşarım” sorusunu değil, “kimi nasıl kullanırım” sorusunu sormaya başlamıştır. Emek, alın teri ve dürüstlük; bazı alanlarda yerini kurnazlığa, kısa yoldan kazanca ve başkasının sırtına basarak yükselme hevesine bırakmıştır…
Artık dışarıda ne gönül rahatlığıyla yemek yenebilecek bir yer kalmıştır ne de şüphe duymadan bir bardak su içilebilecek bir ortam. Tağşiş listeleri, denetimsizlikler ve cezasızlık, insanları yalnızca tedirgin değil; aynı zamanda güvensiz ve yorgun hale getirmiştir. İnsan her şeyden şüphelenir olmuştur. Satın aldığı üründen, karşısındaki insandan, hatta yapılan bir iyilikten bile…
Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, birine yardım etmek isteyen bile iki kere düşünür; yardım edilen ise “Bu bana neden iyilik yapıyor?” diye şüpheye düşer bir hal olmuştur. Güvenin olmadığı yerde huzur olmaz. Şüpheyle, korkuyla ve endişeyle sürdürülen bir hayat ise yaşamaktan çok hayatta kalma çabasıdır…
Bugün toplumda saygı neredeyse sıfırlanmış, edep ve terbiye kavramları değersizleşmiştir. Kolay para kazanma arzusu, çalışmanın ve üretmenin önüne geçmiştir. Kimse cebinden bir kuruş çıkarmak istemezken, herkes başkasının cebine göz dikmiştir. Alkole, sigaraya, gösterişe para bulunur; ama bir ihtiyaç sahibine gelince cüzdanlar kapanır, vicdanlar susar…
Bu bir yaşam tarzı eleştirisi değildir. Kim ne içer, nasıl yaşar, özel hayatını nasıl sürdürür; bunlar kimseyi ilgilendirmez. Ancak dürüstlük, çalışkanlık ve namus, toplumun ortak paydası olmak zorundadır. Ne olursa olsun, insan önce insan kalmalıdır. Anlatılanlar, kişisel yargı değil; uzun yıllara dayanan mesleki gözlemlerin doğal bir sonucudur…
Ekonomik krizin derinleştiği bu günlerde yalnızca alım gücü değil, insanlık da erimektedir. Denetimlerin yetersizliği, fiyat karmaşası, hile ihtimali; vatandaşı her adımda tedirgin etmektedir. Para, artık yalnızca bir araç değil; neredeyse tek değer haline gelmiştir. İnanç, ahlak ve vicdan; çıkar ve rantın gölgesinde kalmıştır…
Bu gerçekler yazıldığında ise garip bir tablo ortaya çıkar. Gerçeği dile getiren düşman ilan edilir. Yanlışı söyleyen değil, yanlışı yazan hedef alınır. Eleştiriyle hesaplaşmak yerine, eleştireni susturma refleksi devreye girer. Oysa toplumlar gerçeği susturarak değil, gerçekle yüzleşerek iyileşir…
Bu yazı, kimseyi topyekûn suçlamak için kaleme alınmadı. Hâlâ işini düzgün yapan, emeğiyle yaşayan, ahlakıyla ayakta duran insanlar vardır ve onları bir kenara koyuyorum. Onlar azınlıkta olsalar da bu ülkenin asıl omurgasıdır. Ancak kabul etmek gerekir ki bugün yaşanan tablo, bu azınlığın omuzlarına fazlasıyla ağır bir yük bindirmektedir. Kuru ile yaş birlikte yanmasın diye susmak değil; doğruyu doğru yerde, doğru dille söylemek gerekir…
Birbirine plaketler veren, ödüller dağıtan, karşılıklı menfaat ilişkileriyle parlatılan sahte başarı hikâyeleri ortadayken; gerçekten çalışan, gerçekten üreten insanlar çoğu zaman görünmez kalmaktadır. Değerler yer değiştirmiş, ölçüler bozulmuştur…
Otuz sekiz yıllık gazetecilik hayatımda, paranın bu kadar kutsandığı, insanın bu kadar ikinci plana itildiği bir dönemi hatırlamıyorum. Bu bir karamsarlık yazısı değildir; bu bir kayıt düşme, bir tanıklık, bir vicdan notudur. Kimse üstüne alınmak zorunda değildir. Ama herkes, kendine bir pay çıkarabilir…
Çünkü mesele birilerini suçlamak değil; aynaya bakabilmektir…
Ve bazen bir toplumun uyanması için, yüzüne sert ama adil bir gerçeğin çarpması gerekir…
Ali ERTURAN / Dedektif Gazeteci




YORUMLAR