Afşin’de yaşanan trajedi, yalnızca bir kişinin dramı değildir; toplum olarak kaçırdığımız bir imdat çağrısının, geç kalan bir duyarlılığın ve acı bir fark edişin fotoğrafıdır. Beş çocuk babası Nuh Mercimek, kısa bir süre önce belediye önünde yaptığı canlı yayında yalnızca iş ve adalet istemişti. Kimseye zarar vermemiş, kimseye tehdit oluşturmamıştı. Tek istediği, alın terinin karşılığı olan bir iş ve kendisini dinleyecek bir merhamet kapısıydı. O çığlık yankısız kaldı. İnsanlar duysa da önemsemedi, bilenler görse de ses çıkarmadı, yetkili olanlar o sesin ağırlığıyla ilgilenmedi. Son nefesinde bile bir adalet arayışını dillendiren bu insanın, yaşadığı acı sonuçla değil, duyulmamış sesinin arkasındaki gerçeklerle anılması gerekir…
Bu ülkede herhangi bir vatandaşın umutsuzluğa düşmesi bir anda olmaz. Bir insan kendi bedenine kıyacak kadar derin bir çaresizlik girdabına sürükleniyorsa, o yolculuğun her adımında toplumun, kurumların, yöneticilerin ve hatta en yakın çevrelerinin göremediği, dokunamadığı kırılmalar vardır. Nuh Mercimek de aylar önce bu kırılmaları dile getirmeye çalışmıştı. Darp edildiğini söylediğinde, yasal başvurularda bulunduğunda, bir hakkının gasp edildiğini düşündüğünde sesini yükseltti. Fakat o ses, sistemin duvarlarında yankı bulmadı. Oysa toplum olmanın ilk şartı, bir diğerinin acısını zamanında görmek, yükünü hafifletecek bir el uzatmak değil midir?
Olayın ardından gelen açıklamalar, siyasilerin ardı ardına yayımladığı taziye ve tepki mesajları, çeşitli siyasi partilerin yaptığı değerlendirmeler toplumdaki başka bir gerçeği de gözler önüne seriyor: Ölümün ardından gösterilen duyarlılık, yaşarken eksik bırakılan ilginin yerini tutmaz. Bir insanın hayattayken duyulmamış çığlığı öldükten sonra siyasi söylemlere konu oluyorsa, bu yalnızca büyüyen bir yarayı gizleyen geç kalmış bir telafi çabasıdır. Bu durum suç isnadı değildir; toplumsal bir tutumun acı bir yansımasıdır. Yaşananlar bize şunu gösteriyor: Bir ülke, bir toplum ya da bir yönetim, en büyük yanlışı, sorun büyüdükten sonra gösterdiği hassasiyetle değil, sorun ortadayken gösterdiği ilgisizlikle yapar…
Bu noktada belediyenin, siyasi partilerin ve kamu kurumlarının yaptığı açıklamalar ne olursa olsun, değişmeyen bir gerçek var: Bir vatandaş, çaresizliğini duyuramadığı için yaşamını kaybetti. Olayın adli boyutu elbette yetkili makamların sorumluluğundadır. Kimseyi suçlamak değil, sistemdeki sessiz boşluklara işaret etmek gerekir. Çünkü bu boşluklar doldurulmadıkça, benzer acıların yaşanmasının önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Herkesin ortak akılla sorması gereken soru şudur: Bir vatandaş, kendisini duyuracak bir merci bulamadığını düşündüğünde, nereye tutunmalıdır?
Nuh Mercimek’in yaşadıkları, bize en temel hatırlatmaları yapıyor: Adalet duygusu, istihdam güvencesi, sosyal destek mekanizmaları ve kamu vicdanı bir toplumun omurgasıdır. Bu omurga zayıfladığında en çok yükü güçsüz olanlar taşır. Herkesin konuştuğu ama kimsenin gerçekten dinlemediği hayatların ortasında, bu ülkenin en sessiz insanları en ağır bedelleri ödemeye devam eder. Bir insan öldükten sonra yüzlerce açıklama yapılması, yaşarken ona gösterilmeyen ilginin yerini dolduramaz. Hayatını kaybeden bir vatandaş üzerinden siyaset yapılması ise toplumsal yarayı daha da derinleştirir…
Toplum olarak meseleye bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor. İnsanlar çaresiz kalmadan önce onları görmeyi, acıları büyümeden omuz vermeyi, adalet talepleri karşılanmadan yıkılmamalarını sağlamayı öğrenmeliyiz. Sözün kıymeti, ölümden sonra değil, hayattayken duyulduğunda anlam kazanır. Asıl mesele, Nuh Mercimek gibi insanların bu noktaya gelmeden önce yanlarında durabilecek bir
mekanizmanın, bir insan zincirinin, bir vicdanın çalışmasıdır. Çünkü bir ülkede en büyük güç, makamlar değil; çaresiz bir vatandaşın omzuna dokunabilen merhamettir…
Bu makalenin tek bir amacı var: Bir insanın sessiz çığlığını geç de olsa duymak ve bir daha hiçbir vatandaşın yalnız hissetmediği bir düzenin zorunluluğunu hatırlatmak. Olayı konuşmak değil, olayın nedenlerini görmek gerekiyor. Karşılıklı suçlamaların, siyasi rekabetin, açıklama yarışlarının ötesinde daha büyük bir sorumluluk var: Toplumsal vicdanın yeniden inşası…
Ve şunu herkes bilsin:
Bir insanın hayatı, hiçbir kurumun prestijinden, hiçbir makamın ağırlığından, hiçbir siyasetin gündeminden daha değersiz değildir…
Susulduğunda büyüyen acılar, konuşulduğunda değil; zamanında duyulduğunda anlam kazanır. Artık mesele bir kişinin ölümü değil, bir toplumun uyanışıdır. Bu uyanış gerçekleşmezse, yarın başka bir çığlığın önüne geçmek yine mümkün olmayacaktır…
Ali ERTURAN / Dedektif Gazeteci
dedektifgazeteci@gmail.com




YORUMLAR