İş yok diyenlerin sesi her yerden yükseliyor. Kahvehanelerde, sosyal medyada, televizyon tartışmalarında aynı cümle dönüp duruyor: “İş yok.” Oysa aynı anda başka bir gerçek sessizce büyüyor; işletmeler eleman bulamıyor, ilanlar haftalarca açık kalıyor, işe gelen adaylar birkaç gün içinde kayboluyor. Bu tabloyu görmezden gelmek mümkün değil. Sorun, anlatıldığı kadar tek taraflı değil…
İşsizlik elbette var. Ekonomik dalgalanmalar, bölgesel dengesizlikler ve eğitim sisteminin iş hayatıyla kuramadığı güçlü bağ nedeniyle iş arayıp bulamayan ciddi bir kesim bulunuyor. Bu gerçeği yok saymak adil olmaz. Ancak aynı anda, “iş yok” söyleminin arkasına sığınarak çalışmayı sürekli erteleyen, emeğe mesafeli duran, beklentilerini hayatın gerçeklerinden koparan bir yaklaşımın da giderek yaygınlaştığını görmek gerekiyor…
Sahaya indiğinizde tablo daha netleşiyor. İşletmelerin büyük bir kısmı aynı noktada birleşiyor: “Çalışacak insan bulamıyoruz.” Bu sadece bir serzeniş değil, güncel bir sorun. Restoranlar garson arıyor, atölyeler usta yetiştiremiyor, küçük esnaf yanında duracak birini bulmakta zorlanıyor. Üstelik bu işler her zaman anlatıldığı gibi umutsuz ya da tamamen güvencesiz de değil. Fakat masa başı değilse, fiziksel emek gerektiriyorsa ya da belirli bir disiplin istiyorsa, çoğu aday daha baştan geri adım atıyor…
Belki de burada daha sakin ve dürüst bir şekilde kendimize şu soruyu yöneltmemiz gerekiyor: Beklentilerimiz mi hayatın gerçeğinden uzaklaştı, yoksa gerçekten fırsatlar mı azaldı? Herkesin iyi şartlarda, rahat bir işte çalışmak istemesi son derece doğal. Ancak iş hayatının doğası, özellikle başlangıç aşamasında, çoğu zaman sabır ve emek ister. Buna rağmen özellikle gençler arasında “ilk işim iyi olsun” beklentisinin giderek yaygınlaştığı açıkça görülüyor. Bu beklenti karşılanmadığında ise ortaya kolay bir sonuç çıkıyor: “İş yok.”…
Burada dikkat çeken bir başka mesele de hazır olma hali. Günümüz dünyasında hızlı kazanma isteği, zahmetsiz gelir arayışı ve kısa yoldan başarı beklentisi giderek güç kazanıyor. Sosyal medyanın da etkisiyle “kolay para” fikri cazip bir hayal olarak sunuluyor. Bu durum, özellikle işin başlangıç aşamasında gereken sabrı ve sürekliliği ikinci plana itebiliyor. Emek vermeden ilerlemek mümkün olmasa da, bu gerçek çoğu zaman göz ardı ediliyor…
Ailelerin ve eğitim sisteminin yıllardır verdiği mesajlar da bu noktada belirleyici oluyor. “Oku, kurtul” anlayışı, fiziksel emek gerektiren işleri geri plana iten bir bakış açısını besledi. Oysa gelişmiş toplumlarda meslek sahibi olmak, teknik beceri kazanmak ve üretimin bir parçası olmak son derece değerli kabul edilirken, bizde hâlâ masa başı işler daha cazip ve saygın görülüyor. Bu bakış açısı değişmeden iş gücü piyasasındaki dengenin sağlanması kolay görünmüyor…
Çalışma disiplininde yaşanan aşınma da göz ardı edilemez. İşe başlayıp kısa sürede vazgeçen, düzenli çalışma alışkanlığı geliştirmekte zorlanan, sorumluluk almaktan kaçınan bir profil giderek daha görünür hale geliyor. Elbette bu durumu tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Ancak ortada, süreklilik konusunda zorlanan bir kesimin varlığı da inkâr edilemez bir gerçek olarak duruyor…
Öte yandan işverenlerin de kusursuz olduğunu söylemek mümkün değil. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve kayıt dışı uygulamalar hâlâ önemli sorunlar arasında yer alıyor. Bu şartlarda insanların çalışmaya mesafeli durması anlaşılabilir. Ancak tüm sorumluluğu tek tarafa yüklemek, meselenin bütününü görmeyi engeller. Gerçek tablo, karşılıklı beklentilerin ve sorumlulukların dengelenemediği bir yapıyı işaret ediyor…
“İş yok da çalışmak isteyen nerede?” sorusu bu yüzden sadece bir eleştiri değil, aynı zamanda bir yüzleşme çağrısıdır. Çünkü mesele yalnızca iş sayısı değil; çalışma isteği, emeğe bakış ve beklentilerin gerçeklikle kurduğu bağdır. Çalışmayı, sadece ideal şartlar oluştuğunda yapılacak bir seçenek gibi görmek, bireyi de toplumu da çıkmaza sürükler…
Bugün konuşmamız gereken şey, sadece ekonomik veriler değil; çalışma kültürümüzdür. Emeğin değeri, sabrın önemi ve başlangıçların zorluğu ile kurduğumuz ilişkidir. Sürekli “iş yok” demek, sorunu çözmez; sadece üzerini örter. Aynı şekilde “kimse çalışmak istemiyor” demek de meseleyi basitleştirir. Ancak şu gerçeği kabul etmek gerekir: İşsizlik vardır, ama aynı zamanda çalışmaya mesafeli duran bir yaklaşım da giderek yaygınlaşmaktadır…
Bu tabloyu değiştirmek kolay değil. Ama mümkün. Daha gerçekçi beklentiler, daha adil çalışma koşulları ve emeğe duyulan saygı olmadan bu tartışma hep aynı yerde döner. Ve biz hâlâ aynı cümleyi tekrar ederiz: “İş yok.” Oysa asıl mesele, belki de o işi yapmaya ne kadar hazır olduğumuzdur…
Yazar : Dedektif Gazeteci



