Toplumların aynası olan basın, yalnızca haber yapan bir mekanizma değil; kamusal hafızanın taşıyıcısıdır. Herkes güçlü, tarafsız ve özgür bir medya ister. Eleştiren, sorgulayan, araştıran bir gazetecilik talep edilir. Ancak bu talebin sürdürülebilirliği konusunda aynı kararlılığı görmek her zaman mümkün olmuyor.
Yerel ölçekte bakıldığında tablo daha da çarpıcıdır.
Basın mensuplarından beklenti büyük: Her etkinlik duyurulsun, her proje haber olsun, her açıklama kamuoyuna taşınsın. Toplumun sesi olunsun, sorunlar görünür kılınsın, haksızlık varsa yazılsın. Fakat iş, basının yaşama koşullarına geldiğinde aynı hassasiyetin gösterildiğini söylemek güç…
Gazetecilik yalnızca kalemle yapılmaz. Bir haberin arka planında görünmeyen bir emek zinciri vardır. Muhabirin sahaya çıkışı, editörün mesaisi, teknik altyapının giderleri, ulaşım, zaman, ekipman… Bunlar romantik değil, somut gerçeklerdir. Yerel medyanın ayakta kalabilmesi için yalnızca alkış değil; kurumsal bir anlayış ve sürdürülebilir destek gerekir…
Bugün birçok kurum ve yapı kendi duyurusunu kendi sosyal medya kanallarından yapmayı tercih ediyor. Bu bir tercihtir ve elbette doğaldır. Ancak kamusal faaliyetlerin yalnızca kendi mecralarında paylaşılması, basının sistemli biçimde sürecin dışında bırakılması anlamına geldiğinde; burada sorgulanması gereken bir iletişim yaklaşımı ortaya çıkar. Basınla temas kurmadan, davet etmeden, bilgi akışı sağlamadan; sonrasında “neden görünür olmadık” sorusunu sormak çelişkili bir tutum değil midir?
Dahası, eleştirel bir haber yayımlandığında yükselen itirazlar da ayrı bir tartışma konusudur. Özgür basın talebi ile eleştiriye tahammül arasındaki mesafe, bir toplumun demokratik olgunluğunu gösterir. Haber yalnızca övgü metni değildir. Gazeteciliğin doğasında soru sormak, denetlemek ve kamu yararını gözetmek vardır. Bu görev, zaman zaman rahatsız edici olabilir. Ancak rahatsızlık, çoğu zaman ilerlemenin başlangıcıdır…
Yerel medyanın ekonomik gerçekliği ise görmezden gelinemez bir başka başlıktır. Reklam pastasının daraldığı, dijital mecraların kontrolsüz büyüdüğü, geleneksel gelir modellerinin zayıfladığı bir dönemde; yerel gazetecilik ciddi bir sınavdan geçiyor. Oysa yerel basın zayıfladığında kaybeden yalnızca gazeteciler değil; şehirlerin hafızasıdır…
Şu soru artık daha yüksek sesle sorulmalı: Basın, yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan bir araç mı; yoksa demokratik yaşamın asli unsuru mu?
Eğer ikinci seçenek tercih ediliyorsa, bunun gereği yalnızca sözle değil; tutumla da gösterilmelidir. Kurumsal iletişim süreçlerinde basının sistematik olarak dahil edilmesi, şeffaflık anlayışının güçlendirilmesi ve eleştirel haberciliğe saygı duyulması; sağlıklı bir kamu düzeninin temel taşlarıdır…
Basın, kimsenin arka bahçesi değildir. Ama kimsenin yükünü tek başına taşıyacak bir mekanizma da değildir…
Güçlü medya; güçlü kurumlarla değil, güçlü ilkelere sahip kurumlarla var olur. Desteklenmeyen bir özgürlük, zamanla zayıflar. Zayıflayan basın ise yalnızca gazetecinin değil, toplumun kaybıdır…
Belki de asıl mesele şudur:
Özgür basın gerçekten isteniyor mu, yoksa sadece ihtiyaç duyulduğunda mı hatırlanıyor?
Haber : Gazeteci Ali ERTURAN



