Yıllardır sahadayım. Açılışlarda, toplantılarda, mitinglerde, basın açıklamalarında, iftar sofralarında… Kısacası kamuoyuna duyurulmak istenen her organizasyonun tam ortasında bulunmuş bir gazeteci olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Bu meslekte insanı en çok yoran şey ne yoğunluk, ne uykusuzluk, ne de kilometrelerce yol yapmak. İnsan bazen en çok değersiz hissettirildiği yerde kızıyor…
Medya, yıllardır dünyanın “dördüncü gücü” olarak tanımlanır. Yasama, yürütme ve yargının yanında kamuoyunu bilgilendiren, denetleyen ve toplum adına kayıt tutan bir güç… Siyasetçiler de, kurumlar da, şirketler de bu gücün farkındadır. Çünkü bir açılış yapılacaksa, bir proje anlatılacaksa, bir mesaj verilecekse ilk yapılan şey bellidir: “Basını davet edin.”
Telefonlar edilir, davetler gönderilir. “Mutlaka gelin”, “Sizi de aramızda görmek isteriz”, “Basın mensupları bizim için çok kıymetli”… Bu cümleleri biz gazeteciler çok duyarız. Gideriz. Yağmurda gideriz, sıcakta gideriz, gece gideriz. Fotoğraf çekeriz, not alırız, görüntü çekeriz, sonra döner haberimizi yazarız. O etkinlikte söylenen bir cümle, yapılan bir açıklama, kesilen bir kurdele ertesi gün binlerce insana ulaşıyorsa, bunun arkasında görünmeyen bir emek vardır…
Ama işin bir başka tarafı var ki, insanı düşündüren de tam olarak burasıdır…
Özellikle Ramazan ayında iftar programları yapılır. Siyasiler, kurumlar, dernekler, şirketler büyük organizasyonlar düzenler. Basın yine davet edilir. “Gelin, mutlaka gelin” denir. Biz de gideriz. Ancak çoğu zaman karşılaştığımız manzara şudur: Herkes için masa vardır ama basın için ayrılmış bir masa yoktur…
Gazeteci çoğu zaman ayakta kalır. Bir yandan fotoğraf çeker, bir yandan not alır. Programın en yoğun anında çalışırken iftar saatinin geçtiğini bile fark etmeyebilir. Çünkü o sırada görevinin başındadır. Ama aynı organizasyonun ertesi günü sosyal medyada yapılan paylaşımlara baktığınızda uzun bir teşekkür listesi görürsünüz…
“Sayın il başkanımıza teşekkür ederiz…
Eski milletvekilimize teşekkür ederiz…
Değerli misafirlerimize teşekkür ederiz…”
Liste uzar gider…
Fakat o organizasyonu kamuoyuna duyuran, fotoğraflarını çeken, haberini yapan, toplumun önüne koyan basın mensuplarına tek satır bile yer verilmediğini görürsünüz…
İşte insanın en çok kızdığı yer tam olarak burasıdır…
Gazeteci kimsenin reklam memuru değildir. Ama gazeteci, kamuoyunun bilgi alma hakkı için çalışan bir meslek insanıdır. Bir organizasyonun duyulması, bir açıklamanın geniş kitlelere ulaşması, bir etkinliğin gündem olması çoğu zaman medya sayesinde gerçekleşir. Buna rağmen basının emeğinin görmezden gelinmesi sadece bir nezaket eksikliği değildir; aynı zamanda medya kültürünün yeterince anlaşılmadığının da göstergesidir…
Bir gazeteci davet edildiği yere lütuf olarak gitmez. Mesleğinin gereğini yapmak için gider. Ama davet edenlerin de basının emeğini görmezden gelmemesi gerekir. Bu bazen küçük bir teşekkürdür, bazen ayrılmış bir masa, bazen de sadece “iyi ki geldiniz” diyen samimi bir cümle…
Çünkü medya, çağrıldığında hemen gelen ama yok sayıldığında da bunu hafızasına yazan bir meslektir…
Bu nedenle herkesin şunu bilmesinde fayda var: Basını davet etmek sadece fotoğraf çektirmek değildir. Basını davet etmek, emeğe saygı duymayı da gerektirir…
Aksi halde bir gün şu soru sorulabilir:
Eğer medya yok sayılacaksa, o zaman o kürsülerden yapılan konuşmaları, o açılış kurdelelerini ve o toplantıları kamuoyuna kim duyuracak?
Belki de o gün cevap çok basit olacaktır:
Dün teşekkür ettiğiniz insanlar yapsın haberinizi…
Ali ERTURAN / Dedektif Gazeteci



