Bu İki Acı Olayın Gerçeğini Bir de Benim Penceremden Okuyun
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar Türkiye’nin kanını dondurdu. Hepimizi derinden sarsan bu hadiseleri sadece birer haber olarak okumak büyük bir eksiklik olur. Çünkü bu yaşananlar, bir toplumun dönüp kendine bakması gereken çok ciddi bir kırılmaya işaret ediyor.
İnsan ister istemez şunu düşünüyor: Bu çocuklar bu noktaya nasıl geldi?
Bunu yüzeysel geçemeyiz. En başından en sonuna kadar, A’dan Z’ye konuşmak zorundayız. Çünkü mesele sadece bir suç değil, o suçu doğuran sürecin tamamıdır.
Bu olaylara bir de benim penceremden bakın.
Ben bu yaşananlara baktığımda şunu net bir şekilde ifade etmek isterim: Ceza sorumluluğu hukuken fail üzerindedir; ancak bu noktaya gelinmesinde toplumsal ve kurumsal ihmallerin de ayrıca konuşulması gerektiğine inanıyorum. Sadece sonucu konuşup süreci görmezden gelmek, bizi bir sonraki olayın eşiğine taşır.
Son yıllarda bu ülkede insanlar sadece fakirleşmedi, aynı zamanda yaşam koşulları ağırlaştı. Evlerin içi değişti. Anne baba geçim derdine düştü, çocukla kurulan bağ zayıfladı. Kimse çıkıp “ekonomik sıkıntı vardı o yüzden oldu” diyemez, bu hukuken de vicdanen de kabul edilemez. Ama aynı zamanda şu da bir gerçek: Bu ortamda büyüyen bir çocuğun psikolojisi görmezden gelinemez.
Ben şunu görüyorum: Bu çocuklar bir anda bu hale gelmedi. Uzun süredir biriken bir şey var.
Okul dediğimiz yerin bu birikimi fark etmesi, hatta durdurması gerekiyordu. Ama orada da ciddi bir boşluk var. Bugün birçok okulda yüzlerce, hatta bazı yerlerde bine yakın öğrenciye bir tane rehber öğretmen düşüyor. Kağıt üzerinde var olan bir sistem, sahada yeterince karşılık bulmuyor. Oysa bu tür olaylar bir anda ortaya çıkmaz. Öncesinde sinyaller verir. İçe kapanma olur, öfke olur, kopuş olur. Bunları görecek, takip edecek, müdahale edecek yapı rehberliktir. Ama o yapı ya yetersiz ya da işlevsel gücünü kaybetmiş durumda.
Burada bir başka boyutu da görmezden gelemeyiz: güvenlik.
Bugün bazı okullarda güvenlik görevlisi var, bazı okullarda girişlerde kontrol var. Ancak bu uygulamalar sınırlı ve standart bir yapıya oturtulmuş değil. Oysa bu mesele artık “olsa iyi olur” seviyesini çoktan geçmiş durumda. Okulların fiziksel güvenliği, eğitim kadar hayati bir konu haline gelmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın artık gecikmeden, tüm okulları kapsayacak şekilde kadrolu güvenlik görevlisi istihdamı sağlaması, giriş-çıkışların kontrol altına alınması ve gerekli görülen yerlerde X-ray gibi tarama sistemlerinin kurulmasını standart hale getirmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu bir tercih değil, kamusal sorumluluğun gereğidir.
Ancak mesele yalnızca güvenlik önlemleriyle sınırlı değildir. Güvenlik sonucu engellemeye yöneliktir; oysa asıl konuşmamız gereken, sonuca giden süreçtir.
Burada açık konuşmak zorundayım. Bu tablo karşısında herkesin olduğu gibi öğretmenlerin de göz ardı edilemeyecek bir sorumluluk payı bulunduğunu düşünüyorum. Bu bir suçlama değil, bir tespittir. Sahada azımsanmayacak ölçüde karşılık bulan bir gerçek var: Disiplin zayıflamış, ciddiyet gerilemiş durumda. Karşılaştığı sorunu zamanında ve gerektiği şekilde ele almayan bir yaklaşımın güç kazandığı da inkâr edilemez.
Evet, öğretmenin yükü ağır, şartları zor. Ama bu durum sorumluluğun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Çünkü eğitim sadece ders anlatmak değildir. Eğitim aynı zamanda insan yetiştirmektir. O taraf boş kaldığında, ortaya çıkan boşluğu başka şeyler doldurur. Bazen öfke, bazen şiddet.
Yakın geçmişte kamuoyunu sarsan Mattia Ahmet Minguzzi dosyası da bana aynı gerçeği bir kez daha gösterdi. Orada da çocuk yaşta failler vardı. Bu nedenle ben meseleyi yalnızca iki okul baskınıyla sınırlı görmüyorum. Çocukların karıştığı ağır şiddet olaylarını yalnızca bireysel sapma olarak okumak artık yeterli değildir. Ceza yargılaması kendi mecrasında yürür; ancak çocuk yaşta faillerin varlığı, aileden eğitime, denetimden rehberliğe kadar uzanan yapısal zaafların da ayrıca tartışılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bir de sistemin kendisi var. Yıllardır değişip duran, bir türlü oturmayan bir yapı. Her gelen bir model deniyor, bir önceki siliniyor. Bu sadece teknik bir sorun değil. Bu, öğrencinin zihninde “nasıl olsa yine değişecek” duygusu oluşturuyor. Böyle bir ortamda yetişen bir çocuğun sistemi ciddiye almasını beklemek ne kadar gerçekçi?
Dünya’da iyi çalışan sistemlere baktığımda — Finlandiya, Güney Kore, Almanya — ortak bir şey görüyorum. Eğitim sabit. 20–30 yıllık planlar var. Siyasi değişim oluyor ama eğitim sistemi sarsılmıyor. Bizde ise tam tersi. Sürekli değişen bir yapı var ve bu değişim sistemi değil, çocukları yoruyor.
Ben bu iki saldırıya baktığımda şunu söylüyorum: Bu, uzun süredir biriken ihmallerin sonucudur. Hukuken fail bellidir, cezası verilir. Ama toplumsal sorumluluk da vardır ve o sorumluluk paylaşıktır.
Eğer biz bu olayları sadece “suç işlendi, ceza verildi” diyerek kapatırsak, bir sonraki olayı konuşmaya hazır olalım. Çünkü sebebi ortadan kaldırmamış oluruz.
Benim gördüğüm en tehlikeli şey şu: Gençler artık sadece zor yaşamıyor, aynı zamanda umutlarını kaybediyor. Ve insan, umutunu kaybettiği noktada kendine de, çevresine de zarar verebilecek bir yere sürüklenir.
Bu yüzden bu olayları sadece güvenlik meselesi olarak görmek bana eksik geliyor. Bu bir toplum meselesi.
Benim derdim suçlu bulmak değil. Gerçeği görmek. Çünkü gerçek ne kadar acı olursa olsun, görmezden gelindiğinde daha büyük acılar doğurur.
Türkiye’nin başı sağ olsun. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum… Sevgiyle Kalın
Dedektif Gazeteci



