Bir dönem düşünün… Akşam ezanıyla sofraların kurulduğu, kapıların kilitlenmeden uyunduğu, komşunun çocuğunun kendi evladın gibi görüldüğü yıllar… 80’ler ve 90’lar bugün yalnızca bir takvim aralığı değil; birçok insan için güvenin, samimiyetin ve daha sade bir hayatın adı…
Aradan geçen onca yıla rağmen toplumun geniş bir kesimi o yılları hâlâ anıyor, hatta arıyor. Peki gerçekten 80’li ve 90’lı yıllar bugünden daha mı iyiydi? Yoksa değişen yalnızca ekonomik dengeler değil, insan ilişkilerinin ruhu muydu?
1980’li ve 1990’lı yıllarda Türkiye ekonomik anlamda dalgalı süreçlerden geçti. Enflasyon yüksekti, krizler yaşandı, maaşlar çoğu zaman eridi. Ancak geniş kesimlerin ortak hafızasında yer eden bir başka gerçek daha var: Tek maaşla geçinen aileler, yaz tatiline gidebilen memurlar, düğün yapabilen gençler ve ev sahibi olabilen orta gelirli vatandaşlar… Alım gücü mutlak olarak güçlü değildi belki ama hayatın temel ihtiyaçları bugüne kıyasla daha ulaşılabilir olarak hatırlanıyor…
Bugün ise küresel ekonomik dalgalanmalar, artan yaşam maliyetleri ve gelir-gider dengesindeki kırılganlık, vatandaşın gündeminde ilk sırada. Teknoloji gelişti, ürün çeşitliliği arttı, yaşam standartları farklılaştı; fakat aynı oranda artmayan gelirler, özellikle sabit ücretli kesim için ciddi bir baskı oluşturuyor. Dün “geçinmek”, bugün “ayakta kalmak” kavramına dönüşmüş durumda…
Ancak mesele yalnızca ekonomi değil.
80’li ve 90’lı yıllarda mahalle kültürü güçlüydü. Çocuklar sokakta oynar, büyükler apartman önlerinde sohbet ederdi. Misafir habersiz gelirdi ama baş tacı edilirdi. Bayramlar gerçekten bayramdı; kapılar tek tek çalınır, şekerler paylaşılıp gönüller alınırdı. Küçüğün büyüğe saygısı, büyüğün küçüğe sevgisi sosyal hayatın doğal bir parçasıydı…
Bugün ise dijitalleşen dünya, insan ilişkilerini de dönüştürdü. Aynı evin içinde farklı ekranlara bakan bireyler, aynı mahallede birbirini tanımayan komşular, bayram mesajlarının toplu gönderimlere indirgenmesi… Samimiyet yerini hız ve pratikliğe bıraktı. İletişim arttı ama temas azaldı…
Elbette 80’ler ve 90’lar kusursuz değildi. O yıllarda da ekonomik krizler, siyasi çalkantılar ve toplumsal sorunlar vardı. Ancak bugünden geriye bakıldığında, o dönemin daha sade, daha yavaş ve daha insani bir ritme sahip olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşmuş durumda. Belki de özlenen, cebin doluluğundan çok kalbin doluluğuydu…
Toplum bilimciler, nostaljinin genellikle belirsizlik dönemlerinde güçlendiğini ifade ediyor. Geleceğe dair kaygılar arttıkça, geçmiş daha güvenli ve daha sıcak bir liman gibi algılanıyor. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değil; dünyanın birçok ülkesinde 80’ler ve 90’lar popüler kültürde yeniden canlandırılıyor. Ancak Türkiye özelinde bu özlemin altında ekonomik zorluklarla birlikte sosyal bağların zayıfladığına dair hissiyat da yatıyor…
Bugün geldiğimiz noktada teknoloji daha ileri, şehirler daha büyük, hayat daha hızlı. Fakat birçok insanın dilinde aynı cümle dolaşıyor: “O eski günlerin tadı yok.”
Belki de mesele, geçmişi bugüne taşımakta saklıdır. Daha güçlü ekonomik politikalar kadar, daha güçlü insani bağlara da ihtiyaç var. Saygının yeniden değer kazandığı, komşuluğun yeniden hatırlandığı, çocukların yeniden güvenle sokakta oynayabildiği bir toplum hayali hâlâ mümkün…
80’ler ve 90’lar geri gelmeyecek. Ama o yılların hatırlattığı değerler, bugünü yeniden inşa etmek için hâlâ elimizin altında.
Ve belki de asıl soru şu olmalı
Biz gerçekten o yılları mı özlüyoruz…
Yoksa o yıllardaki insanlığımızı mı?
Ali ERTURAN / Dedektif Gazeteci


