Yerel yönetimlerin, mülki idarelerin, siyasi parti temsilcilerinin ya da sivil toplum kuruluşlarının takvimlerine şöyle bir bakın: Her gün yeni bir proje lansmanı, bir açılış, bir kurdele kesimi veya basın açıklaması… Hepsinin ortak noktası, şölen havasında kurulan kürsüler ve o etkinliğin geniş kitlelere ulaşması arzusu. Peki, kamuoyunun haber alma hakkını teminat altına alan, o konuşmaları kayda geçiren, görselleri işleyen, saatlerce kurgu yapıp habere dönüştürenler kimlerdir? Şüphesiz ki gazeteciler!
Ancak salonun kapısı açıldığında karşılaşılan tablo son derece manidardır. Protokol koltukları milimetrik hesaplarla dizilmiş, isimlikler özenle yerleştirilmiştir. Mülki amirler, belediye başkanları, milletvekilleri ve davetliler yerlerini alır. Peki, kamu adına görev yapan gazeteci nerededir?
Gazeteci ayaktadır! Kimi zaman salonun en arka köşesinde, kimi zaman bir kapı eşiğinde kamerasını sabitleyecek bir imkân bulmaya çalışmaktadır. Bu durum, mesleğin icrasına gösterilen saygısızlığın fiziki tezahürüdür. Gazeteci, protokol sırasına oturma ayrıcalığı talep etmez; ancak görevini anayasal bir hak ve kamu hizmeti anlayışıyla yapabileceği asgari fiziki koşulları ve mesleki saygıyı ister.
Bu organizasyonları düzenleyen yetkililere sesleniyorum: Bir gün basını davet etmeyin! Kurdelenizi kendiniz kesin, alkışlarınızı alın ve ardından protokolün ön sıralarında ağırladığınız isimlerin eline kameraları tutuşturun. Onlardan saatlerce çekim yapmalarını, kurgu masasına geçip videoları düzenlemelerini, metinleri yazıp haber haline getirmelerini isteyin. İşte o zaman gazeteciliğin yalnızca bir deklanşör tuşuna basmaktan ya da önünüze koyulan bültenleri kopyalayıp yayımlamaktan ibaret olmadığını idrak edebilirsiniz. Sizler toplantı bittiğinde evlerinize dönerken; gazeteci, gecenin bir yarısında kamuoyunu bilgilendirmek adına ekran başında mesai harcamaktadır…
Daha vahim olanı ise gazeteciye bakış açısındaki yaklaşımdır. Yapılan güzel işleri haberleştirdiğinde “değerli basın mensubu” olarak selamlanan bir gazeteci; kamusal denetim görevini yaparak bir eksikliği gündeme getirdiğinde veya vatandaş adına eleştirel bir soru sorduğunda anında “rahatsızlık kaynağı” ilan edilmektedir. Unutulmamalıdır ki gazeteci hiçbir kurumun veya siyasetçinin örtülü reklam elemanı, özel fotoğrafçısı ya da emir eri değildir. Gazetecilik, yalnızca alkış tutmak değil; toplumsal sorumluluk ve kamu yararı adına hakikati arama işidir.
Nitekim bu vefasızlık ve samimiyetsizlik, geçtiğimiz günlerde Yalova’da yaşanan acı bir olayla bir kez daha yüzümüze çarptı. Miray Haber imtiyaz sahibi meslektaşımız Mehmet Mustafa Doğan’ın vefatının ardından gazeteci Ülker Fermankızı’nın kaleme aldığı sitem dolu yazıyı okudum. Fermankızı yaşananları o kadar net ve yalın anlatmış ki… Yalova’da küçük bir dükkân açılışına bile “Ayıp olur” kaygısıyla koşarak giden kent protokolü; yıllarca o kentin hafızasını tutan, sesini duyuran bir basın emekçisinin son yolculuğunda yoktu! Ne bir çelenk, ne bir taziye mesajı, ne de bir temsilci… Soruyorum size: Yaşarken emeğinden faydalandığınız, her çağrınıza koşan bir insanın son yolculuğunda yanında bulunmuyorsanız, özel günlerde yayımlayacağınız basmakalıp tebrik mesajlarının ne anlamı kalır? Bu tam anlamıyla bir ikiyüzlülüktür.
Aynı iğneyi elbette dönüp kendimize de batırmamız gerekiyor. Ey meslektaşım; Yalovalı gazeteci Mehmet Mustafa Doğan’ın bugün karşı karşıya kaldığı bu vefasızlık, yarın senin de başına gelecek! Gazeteci Ülker Fermankızı yaşananları ne güzel özetlemiş… Bunlar kulağınıza küpe olsun, aklınızın bir kenarında kalsın. Kendi değerini bilmeyen bir meslek grubuna dışarıdan kimse değer vermez.
Buradan tüm meslektaşlarıma açıkça çağrıda bulunuyorum: Kendinizi kullandırmayın! Yaptığınız işin ne kadar hayati ve vazgeçilmez olduğunu artık idrak edin. Mesleğinizi itibarsızlaştırmalarına asla izin vermeyin. Sizler olmasanız; o protokoller kurulsa da, kurdeleler kesilse de o etkinlikler dört duvar arasında kalmaya mahkûmdur.
O halde mesleki duruşumuzu netleştirelim: Çalışabileceğiniz uygun bir alan verilmiyorsa, mesleğinize gerekli ihtimam gösterilmiyorsa kameranızı toplayın ve o salonu derhal terk edin! Sizi sadece işi düştüğünde hatırlayan, haberinizi yaparken “değerli”, eleştirdiğinizde “düşman” gören odakların PR haberlerini yapmayın. Sizin emeğinize saygı duymayanlar için saatlerinizi, uykusuz gecelerinizi feda etmeye değmez. O vakti gidin kendinize, ailenize, çocuklarınıza harcayın. Unutmayın; tepki koyulmayan her vefasızlık, bir sonraki saygısızlığın davetiyesidir.
Bugün Ortaca’da, Dalyan’da, Yalova’da veya Türkiye’nin herhangi bir yerinde haber takibi yaparken kamuoyunun sesini duyuran bizler; aslında yarının arşivini oluşturuyoruz. Koltuklar, makamlar ve unvanlar geçicidir; ancak gazetecinin bıraktığı yazılı ve görsel arşiv kalıcıdır. Sizi kamuoyuna tanıtan gazetecinin değerini anlamak için kamerasının kapanmasını ya da ölüm haberinin gelmesini beklemeyin. Sizin haberinizi yaparken değerli olan gazeteci, eleştirdiğinde de değerlidir. Gazeteci kendi değerini anlatmak için artık susmayacak; gerekirse o kamerasını kapatıp salonları terk etmesini de bilecektir!
Makale : Gazeteci Ali ERTURAN / UGD Genel Başkanı


